Bagciklogo2

Giris_yap Kayit_ol

 
Hep güclülerle kavga ettim, vicdanım rahat Usta gazeteci Emin Çölaşan ile kahvede başlayıp, büromuzda son bulan sohbetimize kaldığımız yerden devam ediyoruz... Çölaşan röportajın bu bölümünde basının bugünkü durumu ve gazetecilik konusunda çarpıcı tespitlerde bulunuyor...
Türkiye’nin siyasi tarihinin en önemli davalarından Ergenekon soruşturmasını yürüten savcı Zekeriya Öz, görev yaptığı tüm yerlerde “ciddiyetsiz ve hukuku kişisel çıkarları için sindirme amaçlı kullanan” bir hukuk adamı profili çiziyor.
Emin Çölaşan, Türk basın tarihinin en önemli gazetecilerinden birisi. Belki de en önemlisi. Hayatındaki ilk önemli travmayı 19 Nisan 1969 tarihinde memur olarak çalıştığı DPT'den dönemin DPT Müsteşarı Turgut Özal tarafından kovulmakla yaşadı. Aynı Çölaşan, 35 yaşında başlattığı gazetecilik serüveniyle kendisini memuriyetten atan Turgut Özal'ın debdebeli siyasetini belgeli yazılarıyla bitiren gazeteci oldu.
Kurtlar Vadisi Pusu 43. Bölüm FragmanıKurtlar Vadisi Pusu 43. Bölüm Fragmanı
User-icon-smhkndmry 1 hafta önce internet haber 1 kişi
24 Ağustos tarihinde “Siteimle ile kontör kazanın” adında bir başlık girmiştim. Belki azınlığınız kontör dağıtılacağına inandınız. Ancak az önce 100 kontör tercih ettiğim hattıma yüklendi. Üstelik bedava
Ana muhalefet CHP, AKP ve RTE’nin, “yolsuzluk yapanların en büyük hamisi durumuna geldiğini” öne sürüyor, hatta belgeliyor. RTE ise, yolsuzlukla ilgili irdelemeleri, eleştirileri hayli ilginç ve pek çok kişinin çokça komik bulacağı biçimde yanıtlıyor: “… Yolsuzluk olmaması nedeniyle Türkiye küresel krizden asgari düzeyde etkilendi…” RTE küresel krize kafa tutar, iktidarında neredeyse yolsuzluk olaylarına rastlanmadığını söylerken, iki TV’de aynı cephenin adamları birbirine ters düşen açıklamalar yapıyorlardı.
Geçen cumartesi günkü Radikal’in manşeti ve altındaki fotoğraf ürkünçtü. Sayfayı hazırlayanlar “Faşizmin ayak sesleri” manşetinin altına 10 Mayıs 1933 gecesi Berlin Opera Meydanı’nda Naziler tarafından düzenlenen “kitap yakma ayininden” bir ânı gösteren büyük bir fotoğraf koymuşlardı. Sonradan Alman sosyalizminin önderlerinden August Bebel’in adı verilen alanda o gece binlerce nasyonal-sosyalistin “zafer haykırışları” eşliğinde Karl Marx, Friedrich Engels, Sigmund Freud, Kurt Tucholsky, Erich Kaestner, Heinrich Heine, Erich Maria Remarque gibi 94 düşünür, bilim adamı, yazar ve şairin kitapları yakılmış, bu faşist ayin radyo tarafından naklen yayınlanmıştı.
Martın sonunda, ayın 28’inci günü, bu köşede “Bizim Savcıya Abi Nasihati” başlıklı bir yazı yayımlanmıştı... Ergenekon Savcısı Zekeriya Öz’ü ele alan bu yazının biraz kısaltılmışını yeniden okumakta yarar var diye düşündüm...
11 Eylül: Terör... Türkiye kan gölü... 12 Eylül: Darbe... Terörün sonu ve sessizlik... 13 Eylül: Baskı... Her şeyi yıkıp yeniden inşa... T ürk, Alman ve Fransız yöneticilere uyarlanan bir fıkradır...Üç ülkenin yöneticilerine ortak bir soru sorulmuş: Diyelim ki, ülkenizin en büyük kentinde bir deprem oldu. Evlerin yüzde 20’si tamamen yıkıldı, yüzde 40’ı ağır hasar gördü, kalan yüzde 40’ı hafif hasarlı. Ne yaparsınız? Alman şu yanıtı vermiş: Tümüyle yıkılan yüzde 20’yi gözden çıkarırım. Ağır hasarlı yerleri restore ederim. Hafif hasarlı evlerde de iyileştirme yaparım.
Hakan Şenyuva 10 Haziran 1979’da Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin çevresindeki bir saldırı sonucu yaşamını yitirdi. 1975-80 arasında çok genel bir hesaplamayla 5 bine yakın genç kıyıldı. 5 bin aile, 5 bin sönen ocak... Kimse evlat acısının tarifini yapamaz. O, ancak yaşanır... Evlat acısını yaşamakta olan ailelerden bazılarıyla tanışığım... Evinizin bir bölümünün mezarlıkta olduğunu düşünün, öyle bir şey... Hakan Şenyuva 10 Haziran 1979’da Ankara’da Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin çevresindeki bir silahlı saldırı sonucu yaşamını yitirdi. Babası emekli general Hakkı Şenyuva ve annesi Tuna Şenyuva 3 evladından birini, 22 yaşında toprağa gömmenin acısını o günden beri yaşıyor.
Dünyanın hangi ülkesinde bir başbakan çıkıp da, yolsuzlukları yazan gazeteler için “Boykot edin” çağrısı yapabilir. Avrupalı bir başbakan duysa, “Senin bizim içimizde ne işin var” der. Zaten diyor da… Bunu Irak’ta Saddam, Libya’da Kaddafi bile söylemedi. Diktatör kılıklı adamlar var bazı ülkelerde. Onlar belki söyleyebilir. Zaten kafa aynı kafa. Ağzından çıkanı kulağı duymuyor. Usta kalem Emin Çölaşan, ART kanalında Mustafa Balbay ile birlikte hazırlayıp sunduğu ‘Ankara Rüzgârı’ adlı programda, gündemdeki konuları değerlendirdi.
Medyamızın çarpık yapısından haberli olanlar Sabah gazetesinin macerasını da bilirler... Anımsayalım: 1) AKP iktidarı TMSF’nin elinde olan Sabah’ı satışa çıkardı... 2) İhaleye tek bir firma girdi... (Neden ve nasıl?..) 3) İhaleye giren tek firma, Başbakan RTE’nin damadının ‘müdahil’ olduğu Çalık’la özdeşti... 4) Sabah bu yolla AKP’nin, Başbakan’ın, Hükümetin, İktidarın safına geçti...
- Yazılarımı hep nesnel veriler üzerine oturtmaya çalışırım. Ama bugün canım biraz “kurgular üzerinde oynamak istiyor”. Bunlar içinde de nesnel veriler (ve bulgular) var ama arada kalan boşlukları “ben doldurmak istiyorum”. - Kendimi bir an Almanya’nın yerine koyuyorum ve “kurgulamaya başlıyorum...”; AKP hükümeti ABD ve İngiltere ile içli dışlı. BOP’ta Washington ve Londra’nın istediklerini bir bir yerine getiriyor. Bağdat’la ilişkilerde, Barzani’ye destek meselesinde, Lübnan ve Kıbrıs sorunlarında Ankara’dan ne istedilerse fazlasıyla verdiler.
12 Eylül yönetiminin yurda dön çağrısı yaptığı kişilerin sayısı 30 bindi. Bu kişiler o dönemin koşulları içinde “suç işlemiş”, “hakkında işlem yapılmış” kişilerdi... Bir de “hakkımda işlem yapılabilir” endişesiyle kaçmış olanlar var. Onlar çok daha fazlaydı Bir ülke için en tehlikeli durumlardan biri şudur: Gençlerinin umudu başka ülkelerde araması! Bugün Türkiye’de gençlerin önemli bir dilimi, “Ne sahibi olmak istersin” sorusuna şu yanıtı veriyor: “Vizeli bir pasaport sahibi!” Diploma sahibi olmak, meslek sahibi olmak artık ikinci planda...
Deniz Feneri’nde belgelenen vurgun 16 milyon Euro, Müslüman, Müslüman’ı kerizliyor. Bunun adı da zaten “Deniz Feneri” değil, “Keriz Feneri”… Bunların Türkiye’de hiç mi hortumu yok? Paralar bavullarla geliyor. Ben hiç Türkiye’de toplanan paraların harcandığına dair belge görmedim. Paralel Bir Devlet Kurmak İstiyorlar Almanya’da görülen Deniz Feneri davası geçtiğimiz hafta sonuçlandı. Şimdi gözler, yolsuzluğun Türkiye ayağında. Usta kalem Emin Çölaşan, ART kanalında Mustafa Balbay ile birlikte hazırlayıp sunduğu ‘Ankara Rüzgârı’ adlı programda, Deniz Feneri yolsuzluğunu değerlendirdi.
AKP kurulduğu sırada gerek iç gerekse dış gelişmeler son derece lehineydi. İçerde, merkez sağ, yolsuzluklardan ve kötü yönetimden dolayı çökmüştü. Ayrıca 2001 ekonomik krizinin etkileri bütün toplumu bunaltmıştı. Dışarıda ise uluslararası sermayenin genişleme süreci yaşanıyordu. Genişleme stratejisi uygulayan dünya finans kuruluşları, gözlerini “emerging markets” denilen ve Türkiye’nin de aralarında bulunduğu gelişmekte olan ülkelerin piyasalarına dikmişlerdi.
Bir hücre, insan vücudunun bütün kalıtsal özelliklerini içinde barındırır. Hücre, bir anlamda insan bütününün küçük bir özetidir. Bazen kimi olaylar da tıpkı bir hücre gibi büyük bir yapının tüm özelliklerini görmemizi sağlar. Deniz Feneri olayı, Cumhuriyet’in yıllardır bıkıp usanmadan dile getirmeye çalıştığı yapılanmanın bütün özelliklerini içinde barındırıyor. Deniz Feneri’ni ayrıntılarıyla irdeleyen bir kişi, bugünkü iktidar yapısı dahil, dini siyasal iktidarın bir aracı olarak gören anlayışın tüm niteliklerini kavrayabilir.
Alman Yargıç açıkça söyledi. “Deniz Feneri dolandırıcılığının Türkiye’deki ayağında Zahid Akman ve Kanal 7’nin sahibi Zekeriya Karaman vardır. Asıl failler onlardır.” Zahid Akman’ın adı ayrıca Almanya’daki bir kooperatif dolandırıcılığına da karışmış! Kooperatif kuruyorlar, Almanya’daki Türk işçilerine, “Çocuk yardımı paralarını bize verin sizi ev sahibi yapalım” diyorlar, paraları alıp ortadan kayboluyorlar!.. Alman makamları şimdi bizim işçilerden yardım paralarını geri istiyor!.. Türk işçileri, paralarının gittiğine mi yansınlar, bu paraları Alman makamlarına nasıl ödeyeceklerini mi düşünsünler!..
78 kuşağı orta yaşa doğru yürürken artık sadece geçmişiyle baş başa değildi. Bir de yaşamı vardı. Birken iki, ikiyken üç, derken dört olmuşlardı. Aile içinde kitleselleşmişlerdi. Aile içi tablo zaman zaman Türk filmlerini aratmayacak zıtlıklardaydı: Bugüne ait her şey, geçmişe ait hiçbir şey! Pek çoğunun başlıca kaygısı şu olmuştu: Bizim yaşadığımız acıları onlar yaşamasın. Bu tümce pek çok ailenin başlıca yaşam çizgisi olmuştu. Kendi geçmişlerinden pişmanlıkları yoktu. Çok güzel şeyler istemişlerdi. Bunun için çaba harcamışlardı, bedel de ödemişlerdi.
AKP’nin ak parti olduğunu savunanlar utansın. Zira yandaşı basını bile utandırmayı başardı. AKP yandaşı ünlü kalemler medyayı boykot çağrısını eleştiriyorlar. RTE ak görünmek için karayı savunuyor. “Partililerine yaptığı basını boykot çağrısının demokrasi ve hukukla bağdaştırma olanağı” olmadığını yazmanın da yararı yok. Basın özgürlüğü ile iplerini koparmış, “meçhul bir istikamete” doludizgin koşuyor. Sağa sola saldırıyor.
Medyada iktidar yanlısı gazeteler bir âlem... Dünkü manşetlerine kuşbakışı bir göz atmak bile neyin ne olduğunu anlamaya yeterli... Dillere destan Ergenekon soruşturmasında ‘8’inci dalga’ gerçekleşince, olay iktidar yanlısı gazetelerin manşetlerine nasıl yansıdı?.. * Star’ın manşeti: “761 teğmene darbe ‘mail’i...”
“Denize kimin donsuz girdiği sular çekilince anlaşılır” demiş Amerikalı “hayırsever” işadamı Warren Edward Buffet. Küresel ölçekteki ekonomik krizleri “suların çekilmesi”ne benzeten Ceyhun Balcı ise şöyle diyor: “Amerika’da patlayan son krizden önce sular giderek kabarmıştı. Aklı başında, usçu ve bilimselliği kuşku götürmez çoğu iktisatçı aylardır ve belki de yıllardır konuşmaktan da, yazmaktan da bıkmışlardı! İnsanın esenliğinden yana toplumcu ve gerçek bilim insanları ‘tozpembe’ tablolar çizmek yerine sesleri kısık olarak haykırıp dursalar da sesler boşlukta yankılanıp durmuştu.
Ayaklardan başlayarak kimleri savunduğuna bakalım: Küstahlığı, saldırganlığı ile ünlenen ağzı bozuk Fatih Terim’i. Partisini ve kendisini savunan yalaka takımını. Karakter erozyonuna uğramış kimilerini. Başlara geçelim: AKP’yi savunduğu izlenimi vermeye çalışarak avukatlığını üstlendiği Deniz Feneri’ni. “Bizim Çalık” derken ne ki bütünüyle yeşil sermayeyi. Ergenekon savcılarını.
İftar, dinimizin toplumsal geleneklerinden biri aynı zamanda... Orucun bitiminde insanlar bir araya gelir, güzel bir paylaşım yaşar. Anadolu’da, özellikle küçük yerleşim yerlerinde iftara doğru herkes evinden zeytin merkezli bir şeyler getirir. Hep birlikte oruç açılır. İnsanların bir araya gelmesini, ortak duyguların paylaşılmasını sağlayan her şey iyidir. Ancak AKP hükümetinin kişiliğine bağlı olarak son yıllarda iftarların da giderek siyasi söylemin bir parçası haline geldiğini görüyoruz.
Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ’un iki gün süren “iletişim toplantıları”, “Askeriye”de esaslı bir derlenip-toparlanma döneminin başladığını gösterdi. Orduyu yıpratmak için, bu “en güvenilir kurum”u halkın gözünden düşürmek için, özel olarak gazetelerin bile çıkarıldığı bir dönemde gerekli, zorunlu bir atılımdı bu. Bazılarının Türk Silahlı Kuvvetleri içine sızarak, bazı personelle ilişki kurarak bilgi sızdırmaya ve yönlendirmeye çalıştıklarını da bizzat Org. Başbuğ’un açıklamalarından öğrendik.
Bilindiği gibi “Muttava” ve “Besic”, Suudi Arabistan ile İran’ın “Ahlak ve Fazilet Polisleri”. “Besic”ler üstelik gönüllü. “Muttava”nın “Mutavin”i, Suudi Arabistan’da “kuş” uçurtmuyor. Daha doğrusu “dişi” kuş uçurtmuyor. Kadının peşindeler. Sokakta erkeksiz bir kadın görülürse hemen avlanıyor. Yanındaki erkek “şeriat”ça uygun değilse yine avlanıyor. Arabayla erkeksiz yolculuk da “av” konusu. Kısacası kadının soluk alıp vermesi “Muttava”nın elinde. İran’ın “Besic”leri de “fazilet”ten uzaklaşmış kadınların peşinde. Pantolon paçasını çizme içine sokan, ya da beli kemerli pardösü giyen kadın “faziletsiz” sayılıp yakalanıyor.
Türkiye buzul mevsimini yaşıyordu desek abartmış olmayız. Bir yanımız ABD müttefiki, öteki yanımız Sovyet, az ötemiz bağlantısız, onun yanı Çin... Dünyadaki bütün kutuplar küçücük Balkan Yarımadası’yla Afrika’ya Asya içlerine uzanan Ortadoğu’da başlıkçıklar oluşturmuş, Bu bölümde Türkiye’nin dışına çıkalım... Yok yok ülkeyi terk etmeyeceğiz! Bu mümkün mü? Aman ülkeyi terk etmiş olanlar da yanlış anlamasın; onlar ruhen ülkeyi terk etmedi, edemedi... Peşrevi kısa keselim; konumuza dönelim...
Almanya’daki Deniz Feneri davasında soruşturmayı yürüten polis müdürü çarpıcı iddialarda bulundu ‘OTOMOBİLLERLE PARA TAŞIDILAR’ Almanya’daki Deniz Feneri Derneği’nin 3 yöneticisinin yargılandığı davada, soruşturmayı yürüten polis müdürü Böhm, “daha önce hiç böyle bir skandal görmediklerinin” altını çizerek Başbakan Erdoğan’ın “sanıklarla akrabalık derecesinde yakın” olduğunu söyledi. Böhm, RTÜK Başkanı Zahid Akman’ın Zekeriya Karaman’la birlikte birçok kez Almanya’ya gelerek elden para teslim aldığını ve bunları zaman zaman kendi otomobilleriyle transfer ettiğini belirtti.
Hürriyet’in “Brüksel lahanası” Hadi’ye dokununca zıpladı... Aydın Doğan’ı korumak isterken benim üzerime atladı, işi “Ergenekon”a getirip sözde kendini savundu... Hadi, döneklerin şahıdır! Aynanın önüne geçip, dilini çıkarıp bir baksa ne görecektir? Nasırlaşmış bir dil! Daha düne dek yurtseverlere, Kemalistlere, sosyalistlere, devrimcilere saldırıp din pazarlamacılarını, tarikat şeyhlerinin müritlerini, Tayyip Bey’i övmüyor muydu bizim tosuncuk Hadi? AKP’nin bir numaralı yalakasıydı! Atatürk ve Cumhuriyet devrimlerinin karşıtıydı. Brüksel’de THY uçağına binmiş İstanbul’a gelirken yakalarında Atatürk rozeti bulunan hostesleri görünce çılgına dönmüştü. İstanbul’a geldi. Bir baktı havaalanının adı “Atatürk Havalimanı” olmuştu. Sinirlendi, küplere bindi. Taksiye atladı ve yola çıktı. O da ne? Atatürk Bulvarı’ndan geçiyor. Küfür etti...
Din bezirgânlarının inanç ticareti ile kurdukları vurgun düzenine ilişkin en güzel saptamayı Sevgili İlhan Selçuk “Almanlar bakmışlar ki İslamcılık tezgâhı kuran birtakım Türkler, saf Türkleri kim vurduya getirmişler. Olaya el koymuşlar” diyerek yaptı. Olayın özeti işte budur. Uzun lafın kısası şudur: Müslüman Müslüman’ı dolandırıyor; dolandırıcı Müslümanları Hıristiyanlar yargılıyor.
RTE ne yaptığının farkında mı?.. Başbakan seçeneğini kendi elleriyle yaratıyor... Alternatifini bizzat hazırlıyor... * Saldırganlık.. Gerilim.. Öfke.. Recep Tayyip kürsülerde bağırıp çağırıyor... Hedef Aydın Doğan.. Aydın Doğan da Aydın Doğan..
AKP Genel Başkanı ve Başbakan Tayyip Erdoğan’ın konuşmalarını yalnız gazeteden okumakla yetinmeyin, mutlaka te-levizyondan da izleyin! İzleyin ki, Türkiye’de siyasetin içerik ve biçem o