Bagciklogo2

Giris_yap Kayit_ol

 
Hep güclülerle kavga ettim, vicdanım rahat Usta gazeteci Emin Çölaşan ile kahvede başlayıp, büromuzda son bulan sohbetimize kaldığımız yerden devam ediyoruz... Çölaşan röportajın bu bölümünde basının bugünkü durumu ve gazetecilik konusunda çarpıcı tespitlerde bulunuyor...
Türkiye’nin siyasi tarihinin en önemli davalarından Ergenekon soruşturmasını yürüten savcı Zekeriya Öz, görev yaptığı tüm yerlerde “ciddiyetsiz ve hukuku kişisel çıkarları için sindirme amaçlı kullanan” bir hukuk adamı profili çiziyor.
Emin Çölaşan, Türk basın tarihinin en önemli gazetecilerinden birisi. Belki de en önemlisi. Hayatındaki ilk önemli travmayı 19 Nisan 1969 tarihinde memur olarak çalıştığı DPT'den dönemin DPT Müsteşarı Turgut Özal tarafından kovulmakla yaşadı. Aynı Çölaşan, 35 yaşında başlattığı gazetecilik serüveniyle kendisini memuriyetten atan Turgut Özal'ın debdebeli siyasetini belgeli yazılarıyla bitiren gazeteci oldu.
Ezberim genel paylaşım forumudur, yasadışı hiçbir konu, paylaşım ve telif haklı içerik yoktur. !
Ana muhalefet CHP, AKP ve RTE’nin, “yolsuzluk yapanların en büyük hamisi durumuna geldiğini” öne sürüyor, hatta belgeliyor. RTE ise, yolsuzlukla ilgili irdelemeleri, eleştirileri hayli ilginç ve pek çok kişinin çokça komik bulacağı biçimde yanıtlıyor: “… Yolsuzluk olmaması nedeniyle Türkiye küresel krizden asgari düzeyde etkilendi…” RTE küresel krize kafa tutar, iktidarında neredeyse yolsuzluk olaylarına rastlanmadığını söylerken, iki TV’de aynı cephenin adamları birbirine ters düşen açıklamalar yapıyorlardı.
Geçen cumartesi günkü Radikal’in manşeti ve altındaki fotoğraf ürkünçtü. Sayfayı hazırlayanlar “Faşizmin ayak sesleri” manşetinin altına 10 Mayıs 1933 gecesi Berlin Opera Meydanı’nda Naziler tarafından düzenlenen “kitap yakma ayininden” bir ânı gösteren büyük bir fotoğraf koymuşlardı. Sonradan Alman sosyalizminin önderlerinden August Bebel’in adı verilen alanda o gece binlerce nasyonal-sosyalistin “zafer haykırışları” eşliğinde Karl Marx, Friedrich Engels, Sigmund Freud, Kurt Tucholsky, Erich Kaestner, Heinrich Heine, Erich Maria Remarque gibi 94 düşünür, bilim adamı, yazar ve şairin kitapları yakılmış, bu faşist ayin radyo tarafından naklen yayınlanmıştı.
Martın sonunda, ayın 28’inci günü, bu köşede “Bizim Savcıya Abi Nasihati” başlıklı bir yazı yayımlanmıştı... Ergenekon Savcısı Zekeriya Öz’ü ele alan bu yazının biraz kısaltılmışını yeniden okumakta yarar var diye düşündüm...
11 Eylül: Terör... Türkiye kan gölü... 12 Eylül: Darbe... Terörün sonu ve sessizlik... 13 Eylül: Baskı... Her şeyi yıkıp yeniden inşa... T ürk, Alman ve Fransız yöneticilere uyarlanan bir fıkradır...Üç ülkenin yöneticilerine ortak bir soru sorulmuş: Diyelim ki, ülkenizin en büyük kentinde bir deprem oldu. Evlerin yüzde 20’si tamamen yıkıldı, yüzde 40’ı ağır hasar gördü, kalan yüzde 40’ı hafif hasarlı. Ne yaparsınız? Alman şu yanıtı vermiş: Tümüyle yıkılan yüzde 20’yi gözden çıkarırım. Ağır hasarlı yerleri restore ederim. Hafif hasarlı evlerde de iyileştirme yaparım.
Hakan Şenyuva 10 Haziran 1979’da Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin çevresindeki bir saldırı sonucu yaşamını yitirdi. 1975-80 arasında çok genel bir hesaplamayla 5 bine yakın genç kıyıldı. 5 bin aile, 5 bin sönen ocak... Kimse evlat acısının tarifini yapamaz. O, ancak yaşanır... Evlat acısını yaşamakta olan ailelerden bazılarıyla tanışığım... Evinizin bir bölümünün mezarlıkta olduğunu düşünün, öyle bir şey... Hakan Şenyuva 10 Haziran 1979’da Ankara’da Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin çevresindeki bir silahlı saldırı sonucu yaşamını yitirdi. Babası emekli general Hakkı Şenyuva ve annesi Tuna Şenyuva 3 evladından birini, 22 yaşında toprağa gömmenin acısını o günden beri yaşıyor.
Dünyanın hangi ülkesinde bir başbakan çıkıp da, yolsuzlukları yazan gazeteler için “Boykot edin” çağrısı yapabilir. Avrupalı bir başbakan duysa, “Senin bizim içimizde ne işin var” der. Zaten diyor da… Bunu Irak’ta Saddam, Libya’da Kaddafi bile söylemedi. Diktatör kılıklı adamlar var bazı ülkelerde. Onlar belki söyleyebilir. Zaten kafa aynı kafa. Ağzından çıkanı kulağı duymuyor. Usta kalem Emin Çölaşan, ART kanalında Mustafa Balbay ile birlikte hazırlayıp sunduğu ‘Ankara Rüzgârı’ adlı programda, gündemdeki konuları değerlendirdi.
Medyamızın çarpık yapısından haberli olanlar Sabah gazetesinin macerasını da bilirler... Anımsayalım: 1) AKP iktidarı TMSF’nin elinde olan Sabah’ı satışa çıkardı... 2) İhaleye tek bir firma girdi... (Neden ve nasıl?..) 3) İhaleye giren tek firma, Başbakan RTE’nin damadının ‘müdahil’ olduğu Çalık’la özdeşti... 4) Sabah bu yolla AKP’nin, Başbakan’ın, Hükümetin, İktidarın safına geçti...
- Yazılarımı hep nesnel veriler üzerine oturtmaya çalışırım. Ama bugün canım biraz “kurgular üzerinde oynamak istiyor”. Bunlar içinde de nesnel veriler (ve bulgular) var ama arada kalan boşlukları “ben doldurmak istiyorum”. - Kendimi bir an Almanya’nın yerine koyuyorum ve “kurgulamaya başlıyorum...”; AKP hükümeti ABD ve İngiltere ile içli dışlı. BOP’ta Washington ve Londra’nın istediklerini bir bir yerine getiriyor. Bağdat’la ilişkilerde, Barzani’ye destek meselesinde, Lübnan ve Kıbrıs sorunlarında Ankara’dan ne istedilerse fazlasıyla verdiler.
12 Eylül yönetiminin yurda dön çağrısı yaptığı kişilerin sayısı 30 bindi. Bu kişiler o dönemin koşulları içinde “suç işlemiş”, “hakkında işlem yapılmış” kişilerdi... Bir de “hakkımda işlem yapılabilir” endişesiyle kaçmış olanlar var. Onlar çok daha fazlaydı Bir ülke için en tehlikeli durumlardan biri şudur: Gençlerinin umudu başka ülkelerde araması! Bugün Türkiye’de gençlerin önemli bir dilimi, “Ne sahibi olmak istersin” sorusuna şu yanıtı veriyor: “Vizeli bir pasaport sahibi!” Diploma sahibi olmak, meslek sahibi olmak artık ikinci planda...
Deniz Feneri’nde belgelenen vurgun 16 milyon Euro, Müslüman, Müslüman’ı kerizliyor. Bunun adı da zaten “Deniz Feneri” değil, “Keriz Feneri”… Bunların Türkiye’de hiç mi hortumu yok? Paralar bavullarla geliyor. Ben hiç Türkiye’de toplanan paraların harcandığına dair belge görmedim. Paralel Bir Devlet Kurmak İstiyorlar Almanya’da görülen Deniz Feneri davası geçtiğimiz hafta sonuçlandı. Şimdi gözler, yolsuzluğun Türkiye ayağında. Usta kalem Emin Çölaşan, ART kanalında Mustafa Balbay ile birlikte hazırlayıp sunduğu ‘Ankara Rüzgârı’ adlı programda, Deniz Feneri yolsuzluğunu değerlendirdi.
AKP kurulduğu sırada gerek iç gerekse dış gelişmeler son derece lehineydi. İçerde, merkez sağ, yolsuzluklardan ve kötü yönetimden dolayı çökmüştü. Ayrıca 2001 ekonomik krizinin etkileri bütün toplumu bunaltmıştı. Dışarıda ise uluslararası sermayenin genişleme süreci yaşanıyordu. Genişleme stratejisi uygulayan dünya finans kuruluşları, gözlerini “emerging markets” denilen ve Türkiye’nin de aralarında bulunduğu gelişmekte olan ülkelerin piyasalarına dikmişlerdi.
Bir hücre, insan vücudunun bütün kalıtsal özelliklerini içinde barındırır. Hücre, bir anlamda insan bütününün küçük bir özetidir. Bazen kimi olaylar da tıpkı bir hücre gibi büyük bir yapının tüm özelliklerini görmemizi sağlar. Deniz Feneri olayı, Cumhuriyet’in yıllardır bıkıp usanmadan dile getirmeye çalıştığı yapılanmanın bütün özelliklerini içinde barındırıyor. Deniz Feneri’ni ayrıntılarıyla irdeleyen bir kişi, bugünkü iktidar yapısı dahil, dini siyasal iktidarın bir aracı olarak gören anlayışın tüm niteliklerini kavrayabilir.
Alman Yargıç açıkça söyledi. “Deniz Feneri dolandırıcılığının Türkiye’deki ayağında Zahid Akman ve Kanal 7’nin sahibi Zekeriya Karaman vardır. Asıl failler onlardır.” Zahid Akman’ın adı ayrıca Almanya’daki bir kooperatif dolandırıcılığına da karışmış! Kooperatif kuruyorlar, Almanya’daki Türk işçilerine, “Çocuk yardımı paralarını bize verin sizi ev sahibi yapalım” diyorlar, paraları alıp ortadan kayboluyorlar!.. Alman makamları şimdi bizim işçilerden yardım paralarını geri istiyor!.. Türk işçileri, paralarının gittiğine mi yansınlar, bu paraları Alman makamlarına nasıl ödeyeceklerini mi düşünsünler!..
78 kuşağı orta yaşa doğru yürürken artık sadece geçmişiyle baş başa değildi. Bir de yaşamı vardı. Birken iki, ikiyken üç, derken dört olmuşlardı. Aile içinde kitleselleşmişlerdi. Aile içi tablo zaman zaman Türk filmlerini aratmayacak zıtlıklardaydı: Bugüne ait her şey, geçmişe ait hiçbir şey! Pek çoğunun başlıca kaygısı şu olmuştu: Bizim yaşadığımız acıları onlar yaşamasın. Bu tümce pek çok ailenin başlıca yaşam çizgisi olmuştu. Kendi geçmişlerinden pişmanlıkları yoktu. Çok güzel şeyler istemişlerdi. Bunun için çaba harcamışlardı, bedel de ödemişlerdi.
AKP’nin ak parti olduğunu savunanlar utansın. Zira yandaşı basını bile utandırmayı başardı. AKP yandaşı ünlü kalemler medyayı boykot çağrısını eleştiriyorlar. RTE ak görünmek için karayı savunuyor. “Partililerine yaptığı basını boykot çağrısının demokrasi ve hukukla bağdaştırma olanağı” olmadığını yazmanın da yararı yok. Basın özgürlüğü ile iplerini koparmış, “meçhul bir istikamete” doludizgin koşuyor. Sağa sola saldırıyor.
Medyada iktidar yanlısı gazeteler bir âlem... Dünkü manşetlerine kuşbakışı bir göz atmak bile neyin ne olduğunu anlamaya yeterli... Dillere destan Ergenekon soruşturmasında ‘8’inci dalga’ gerçekleşince, olay iktidar yanlısı gazetelerin manşetlerine nasıl yansıdı?.. * Star’ın manşeti: “761 teğmene darbe ‘mail’i...”
“Denize kimin donsuz girdiği sular çekilince anlaşılır” demiş Amerikalı “hayırsever” işadamı Warren Edward Buffet. Küresel ölçekteki ekonomik krizleri “suların çekilmesi”ne benzeten Ceyhun Balcı ise şöyle diyor: “Amerika’da patlayan son krizden önce sular giderek kabarmıştı. Aklı başında, usçu ve bilimselliği kuşku götürmez çoğu iktisatçı aylardır ve belki de yıllardır konuşmaktan da, yazmaktan da bıkmışlardı! İnsanın esenliğinden yana toplumcu ve gerçek bilim insanları ‘tozpembe’ tablolar çizmek yerine sesleri kısık olarak haykırıp dursalar da sesler boşlukta yankılanıp durmuştu.
Ayaklardan başlayarak kimleri savunduğuna bakalım: Küstahlığı, saldırganlığı ile ünlenen ağzı bozuk Fatih Terim’i. Partisini ve kendisini savunan yalaka takımını. Karakter erozyonuna uğramış kimilerini. Başlara geçelim: AKP’yi savunduğu izlenimi vermeye çalışarak avukatlığını üstlendiği Deniz Feneri’ni. “Bizim Çalık” derken ne ki bütünüyle yeşil sermayeyi. Ergenekon savcılarını.
İftar, dinimizin toplumsal geleneklerinden biri aynı zamanda... Orucun bitiminde insanlar bir araya gelir, güzel bir paylaşım yaşar. Anadolu’da, özellikle küçük yerleşim yerlerinde iftara doğru herkes evinden zeytin merkezli bir şeyler getirir. Hep birlikte oruç açılır. İnsanların bir araya gelmesini, ortak duyguların paylaşılmasını sağlayan her şey iyidir. Ancak AKP hükümetinin kişiliğine bağlı olarak son yıllarda iftarların da giderek siyasi söylemin bir parçası haline geldiğini görüyoruz.
Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ’un iki gün süren “iletişim toplantıları”, “Askeriye”de esaslı bir derlenip-toparlanma döneminin başladığını gösterdi. Orduyu yıpratmak için, bu “en güvenilir kurum”u halkın gözünden düşürmek için, özel olarak gazetelerin bile çıkarıldığı bir dönemde gerekli, zorunlu bir atılımdı bu. Bazılarının Türk Silahlı Kuvvetleri içine sızarak, bazı personelle ilişki kurarak bilgi sızdırmaya ve yönlendirmeye çalıştıklarını da bizzat Org. Başbuğ’un açıklamalarından öğrendik.
Bilindiği gibi “Muttava” ve “Besic”, Suudi Arabistan ile İran’ın “Ahlak ve Fazilet Polisleri”. “Besic”ler üstelik gönüllü. “Muttava”nın “Mutavin”i, Suudi Arabistan’da “kuş” uçurtmuyor. Daha doğrusu “dişi” kuş uçurtmuyor. Kadının peşindeler. Sokakta erkeksiz bir kadın görülürse hemen avlanıyor. Yanındaki erkek “şeriat”ça uygun değilse yine avlanıyor. Arabayla erkeksiz yolculuk da “av” konusu. Kısacası kadının soluk alıp vermesi “Muttava”nın elinde. İran’ın “Besic”leri de “fazilet”ten uzaklaşmış kadınların peşinde. Pantolon paçasını çizme içine sokan, ya da beli kemerli pardösü giyen kadın “faziletsiz” sayılıp yakalanıyor.
Türkiye buzul mevsimini yaşıyordu desek abartmış olmayız. Bir yanımız ABD müttefiki, öteki yanımız Sovyet, az ötemiz bağlantısız, onun yanı Çin... Dünyadaki bütün kutuplar küçücük Balkan Yarımadası’yla Afrika’ya Asya içlerine uzanan Ortadoğu’da başlıkçıklar oluşturmuş, Bu bölümde Türkiye’nin dışına çıkalım... Yok yok ülkeyi terk etmeyeceğiz! Bu mümkün mü? Aman ülkeyi terk etmiş olanlar da yanlış anlamasın; onlar ruhen ülkeyi terk etmedi, edemedi... Peşrevi kısa keselim; konumuza dönelim...
Almanya’daki Deniz Feneri davasında soruşturmayı yürüten polis müdürü çarpıcı iddialarda bulundu ‘OTOMOBİLLERLE PARA TAŞIDILAR’ Almanya’daki Deniz Feneri Derneği’nin 3 yöneticisinin yargılandığı davada, soruşturmayı yürüten polis müdürü Böhm, “daha önce hiç böyle bir skandal görmediklerinin” altını çizerek Başbakan Erdoğan’ın “sanıklarla akrabalık derecesinde yakın” olduğunu söyledi. Böhm, RTÜK Başkanı Zahid Akman’ın Zekeriya Karaman’la birlikte birçok kez Almanya’ya gelerek elden para teslim aldığını ve bunları zaman zaman kendi otomobilleriyle transfer ettiğini belirtti.
Hürriyet’in “Brüksel lahanası” Hadi’ye dokununca zıpladı... Aydın Doğan’ı korumak isterken benim üzerime atladı, işi “Ergenekon”a getirip sözde kendini savundu... Hadi, döneklerin şahıdır! Aynanın önüne geçip, dilini çıkarıp bir baksa ne görecektir? Nasırlaşmış bir dil! Daha düne dek yurtseverlere, Kemalistlere, sosyalistlere, devrimcilere saldırıp din pazarlamacılarını, tarikat şeyhlerinin müritlerini, Tayyip Bey’i övmüyor muydu bizim tosuncuk Hadi? AKP’nin bir numaralı yalakasıydı! Atatürk ve Cumhuriyet devrimlerinin karşıtıydı. Brüksel’de THY uçağına binmiş İstanbul’a gelirken yakalarında Atatürk rozeti bulunan hostesleri görünce çılgına dönmüştü. İstanbul’a geldi. Bir baktı havaalanının adı “Atatürk Havalimanı” olmuştu. Sinirlendi, küplere bindi. Taksiye atladı ve yola çıktı. O da ne? Atatürk Bulvarı’ndan geçiyor. Küfür etti...
Din bezirgânlarının inanç ticareti ile kurdukları vurgun düzenine ilişkin en güzel saptamayı Sevgili İlhan Selçuk “Almanlar bakmışlar ki İslamcılık tezgâhı kuran birtakım Türkler, saf Türkleri kim vurduya getirmişler. Olaya el koymuşlar” diyerek yaptı. Olayın özeti işte budur. Uzun lafın kısası şudur: Müslüman Müslüman’ı dolandırıyor; dolandırıcı Müslümanları Hıristiyanlar yargılıyor.
RTE ne yaptığının farkında mı?.. Başbakan seçeneğini kendi elleriyle yaratıyor... Alternatifini bizzat hazırlıyor... * Saldırganlık.. Gerilim.. Öfke.. Recep Tayyip kürsülerde bağırıp çağırıyor... Hedef Aydın Doğan.. Aydın Doğan da Aydın Doğan..
AKP Genel Başkanı ve Başbakan Tayyip Erdoğan’ın konuşmalarını yalnız gazeteden okumakla yetinmeyin, mutlaka te-levizyondan da izleyin! İzleyin ki, Türkiye’de siyasetin içerik ve biçem olarak nerelere kadar düştüğünü görün! Başbakan’ın öfkesi dinmiyor gibi görünüyor. Başbakan iddialara yanıt vermiyor, onun yerine karşısında suçlayacak hedefler yaratarak dikkatleri dağıtmakla yetiniyor. Deniz Feneri e.V. ile ilgili olarak Alman mahkemelerinde ileri sürülmüş iddiaları bir yana bırakarak kendisi başka hedefler gösteriyor.
En büyük yolsuzluklar AKP döneminde yaşandı. İşin acı tarafı Allah’ın adını kullanarak, Müslümanlığı kullanarak bu hırsızlığın yapılması. Bu en kötüsü, çirkini, yakışıksızı… Almanya’da görülen Deniz Feneri Derneği’ndeki yolsuzluk davası Türkiye’de de gündemi değiştirdi. Usta kalem Emin Çölaşan, ART kanalında Mustafa Balbay ile birlikte hazırlayıp sunduğu ‘Ankara Rüzgârı’ adlı programda Deniz Feneri’ndeki yolsuzluğu değerlendirdi. Fener denizde yanıyor… Deniz Feneri adlı dernek, 1998 yılında kuruluyor. 2005 yılında sınırsız yardım toplama hakkı elde ediyor. Bu hakkı da AKP iktidarının çıkardığı yasayla kazanıyor. İnsanlar, bunlara yardımda bulunduğu zaman, bu yardımı vergiden düşme hakkı elde ediyorlar.
Katladılar yolsuzlukta hüneri, Her kapıdan giriyorlar gizlice. Hırsızlığa alet edip feneri, İşlerini görüyorlar gizlice. Soyguna, hortuma dini kaplayıp, Geçiyorlar yasalardan hoplayıp. Cami avlusunda para toplayıp, Vakıf, şirket kuruyorlar gizlice.
Deniz Feneri’ndeki skandal patlayınca Tayyip ve Aydın Doğan arasında kayıkçı kavgası başladı. Doğan bağırıyor. Tayyip bağırıyor. Sebep ise Ceyhan’daki rafineri… Türkiye son iki haftadır Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile medya patronu Aydın Doğan arasındaki kavgaya şahitlik ediyor. Tayyip partisinin ilçe kongreleri de dâhil kürsüye her çıktığında Aydın Doğan’a yükleniyor. Doğan da Başbakan’a cevabını kendi yayın organlarından veriyor. Tartışmayı başlatan sebep ise Almanya’da görülen Deniz Feneri Derneği’ndeki yolsuzluk davası.
İçimden avazım çıktığı kadar “günaydııııın!” diye haykırmak geliyor. AKP’yi ve Tayyip Erdoğan’ı , “Oh yaşasın, memlekete demokrasi getirdi!” diye alkışlayanlar, sanki şimdilerde “uyanır” gibi oldular... Bence, meslektaşların çoğu zaten “uyanıktı” da, fazlaca uyanıklıktan yani işlerine geldiğinden, uyur gibi yapıp AKP’yi ve Erdoğan’ı demokrasi havarisi ilan ettiler!
Yeryüzünün bir parçası mıdır umut yoksa yitip giden yılların o vazgeçilmez türküsü müdür, anlamış değilim. Nice avuntular ve iç çekişler bilirim, yazdönümü akşamlarında güneşin battığı saatlerde. Bir dalga vurduğunda kayalıklara, bir serpinti, bir üşüme belirir insanın içinde. Suskuyu andıran bir uğultu, uçup giden sayfalar arasında. “Yalnızlık yağmura benzer, yükselir akşamlara denizlerden...” Avusturyalı şair Rainer Maria Rilke böyle anlatır yalnızlığı.
Abdullah Gül birkaç gün önce ne dedi: “- Biz muz cumhuriyeti değiliz...” Neden böyle bir laf etme gereğini duydu Gül?.. * Yoksa gerçekten bir muz cumhuriyeti mi olduk?.. Fransa Cumhurbaşkanı’nın ağzından benzeri bir laf çıkar mı: - Fransa bir muz cumhuriyeti değildir...
Türkiye’de 12 Eylül’e giden yol ve 12 Eylül sonrası çok tartışıldı. O dönemin koşulları, terörün nedenleri değişik boyutlarla masaya yatırıldı. O dönemin gençliği için de çoğunlukla kayıp kuşak denildi. Gerek 12 Eylül’ün öncesinde gerekse sonrasında büyük acılar yaşayan bu kuşak gerçekten kayıp mıydı? Bizce değil. 68 hareketinin devamı olarak kendisini devrime adayan bu kuşağın çok büyük hayalleri vardı. Ama bu hayallerin hiçbiri kendileri için değildi. İşçiler için, köylüler için, Türk toplumu içindi.
Medya özgürlüğüne savaş açan iktidar sahibi, hiç sıkılmadan “Bizi kavga minderine çekmek istiyorlar” diyebiliyor. Yargıya saygıdan söz ediyor; fakat el altından emrindeki Adalet Bakanlığı’na, şehitlere “kelle” dediği gerekçesiyle kendisini 3 yeni kuruş tazminata mahkûm eden hâkim hakkında bir yolunu bulup mesleki soruşturma açtırıyor. Neymiş suçu hâkim Sevgi Övüç’ün? Karar gerekçesini geç yazmış!
İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin paraları reklam ve tanıtım filmleri, aralarındaki sözleşmeye aykırı olarak Kanal 7’de para karşılığı yayımlatılırken başka yandaş şirketler de unutulmamıştı. Kanal 7 için hazırlanan 240 film, kimin şirketine hazırlatılıyordu dersiniz? Kültür AŞ’nin Yönetim Kurulu Başkanı Şenol Demiröz’ün ortağı olduğu İLTA AŞ’ye. Dümen şöyle kurulmuştu: 1994-1997 yılları arasında İstanbul Belediyesi tarafından özel televizyonlarda yayımlatılması için hazırlanan 240 tanıtım filmi için birçok ihale yapılmıştı.
Şirketin adı: Yeni Dünya İliteşim A.Ş. Kuruluş tarihi: 3 Şubat 1993. Sermayesi: 1 milyar TL. Kurucuları: Recai Kutan (Başkan, yüzde 20 pay), Haşim Bayram (Başkan Yardımcısı - Kombassan Holding) Kanal 7’yi de içinde bulunduran şirket 7 Mayıs 1993 yılında Refah Partisi kurucularından dönemin Sıvas Belediye Başkanı Temel Karamollaoğlu tarafından kuruldu. Haşim Bayram para toplamak için Almanya’ya gitti. Milli Gençlik Vakfı’nın Hannover’deki Ayasofya Camii’nde toplantı yaptı.
Öykü bu ya yukarıdaki satırlar, Temel’in mezar taşında yazılıdır. Hayali olay komik olduğu kadar hazindir, çünkü kulak asılmayan uyarılar gerçek olmuştur ama artık çok geçtir, yapacak bir şey kalmamış, giden gitmiş, ölen ölmüştür. Son zamanlarda, Tayyip Erdoğan’ın gerçek suretini bütün açıklığıyla gözler önüne serdiği tehditleri üzerine kimi kalemleri ilgi ile izler oldum.
Gazetede Deniz Feneri konuşuluyor, içimizden biri diyor ki: - Karar çarşamba günü verilecekmiş... - Yok canım, olamaz... - Gazeteler yazıyor... - İnanmam... * Ergenekon davasında yalnız soruşturma bir yıl sürdü... Dava ise bir ömür boyu sürecek; belki de ‘ömür boyu’ aşılacak, ölen ölecek, kalan kalacak; yargıçlar, savcıların da bu zaman diliminde -Allah uzun ömürler versin- ne olacakları belli değil... Yalnız iddianame 2450 sayfa...
Milli Gazete yazarı Mehmet Şevki Eygi, “Cehennemi Oyun” başlıklı yazısında adını vermek istemediği cemaatin Türkiye’nin idaresine el koymak istediğini ileri sürerek iktidarın oyundaki rolünün her geçen gün biraz daha zayıfladığını kaydetti. Eygi, Ergenekon dosyasının iktidara kadar ulaşabileceğini belirtti.
CHP Grup Başkanvekili Kemal Kılıçdaroğlu, Deniz Feneri e.V. davasıyla ilgili olarak Adalet ve Maliye bakanlıklarının derhal harekete geçmesini isterken “Biz yürekli bir savcı, bir başsavcı bekliyoruz, hesap soracak, teknik dinleme yapacak. Bu hesap Yüce Divan’da biter, buradan kaçamazlar” dedi.
Almanya’da görülmekte olan Deniz Feneri davası giderek ilginç bir hal alıyor. Yargılanmakta olan sanıkların mahkemeyle uzlaşma yoluna gidip bütün yaptıklarını itiraf etmeleri davanın büyük olasılıkla mahkûmiyetle sonuçlanacağını gösteriyor. Gelen haberlere göre sanıklar ceza indirimi karşlığında Alman makamlarınca suç sayılan işlerinin tümünü bir bir anlatmışlar. Alman makamları bu anlatımları belgelendirip mahkemenin önüne koymuş.
Daha önceki yazımda, İslamcı holdinglere Türkiye ve özellikle yurtdışında para kaptıran vatandaşlardan söz etmiştim. Bunların çoğu battı gitti. Vatandaşımız bir bardak soğuk su ile yetindi! Yine önceki yazımda, CHP'nin bu konuyla ilgilenip Meclis'e getirmesi gerektiğini vurgulamıştım. Dün CHP İstanbul milletvekilleri Bihlun Tamaylıgil ve Kemal Kılıçdaroğlu tarafından verilen bir önerge elime geçti. Bu konuyu Meclis araştırması açılması için 7 Ocak 2003 tarihinde Meclis gündemine getirmişler. Verilen önergenin altında çok sayıda CHP milletvekilinin imzası var.
Demokrasi akıl rejimidir... İnanç siyasette egemenleştiği zaman demokrasi soluk alamaz; hem Batı tarihi, hem de Doğu’daki İslam dünyasının bugünü ‘iki kere iki dört’ edercesine bu yalın gerçeği dile getiriyor... * Dünkü Cumhuriyet’in birinci sayfasında birbirini tamamlayan iki haber vardı; yalnız başlıkları bile neyin ne olduğunu açıkça vurguluyordu... Birinci haber: “Türban referans oldu.”
AKP hükümetine toz kondurmayan, Tayyip Bey’i demokrasinin ve özgürlüklerin simgesi gören Aydın Doğan Grubu’nun kimi yazarları hükümete veryansın ediyorlar. Kendilerine “sol liberal” adı veren “tosun ve tosuncuklar” Aydın Doğan-Tayyip Bey çatışmasında ikiye bölündüler. Fethullah Gülen’in gözbebeği “Taraf” görevi gereği Tayyip Bey’in yanında. Star, Yeni Şafak aynı çizgide. Sabah desen “Fırsat bu fırsat” deyip saldırının lideri.
Ülkemizin “demokrasi gülleri” sararıp soldu mu? Sesleri solukları çıkmıyor, kimi çocukluk anıları ve moda işleri üzerine yazıp çizerken, kimi Ergenekon pembe dizisine takılıp askerle uğraşıyor hâlâ! Yüzlerine bakıyorum, zerre kadar bir kımıltı yok, Erdoğan’ın basını sansürleme girişimleri karşısında! Bir diğer masalcıya bakıyorum, Erdoğan, Doğan’ı nasıl da silkeledi diyor!
Kim ne derse desin… Bu, sadece bir medya kavgası değildir… Bu, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’la, Doğan Grubu’nun başkanı Aydın Doğan arasındaki bir kavga değildir… Bu, vatandaş Erdoğan’la, vatandaş Doğan arasındaki bir kavga hiç değildir…
Deniz Feneri tartışması RTE’nin basın özgürlüğüne ne denli karşı olduğunu sergilemekle kalmadı, kimliğine yeni kanıtlar ekledi. Bu arada basın özgürlüğünü bir yana bırakarak, medyada kimlerin RTE’ye biat ettiğine, Aydın Doğan’dan beslenerek bugünkü ünlerine kavuşan kimilerinin kinlerini kusma fırsatını bulduklarına tanık olduk. Öncelikle şu soruyu yanıtlamak gerekiyor:
Yargıtay Onursal Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu, AKP’nin gelir ve giderlerinin Anayasa Mahkemesi’nce denetlenmesinin konuyu açıklığa kavuşturmayacağını belirterek, “Zira yasadışı maddi yardam alan bir siyasi partinin bunu hesaplarında göstermesi düşünülemez” dedi. Kanadoğlu, Deniz Feneri vurgununda, Başbakanlık ve AKP’ye de yardım yapıldığı iddialarını Anayasa ve yasa yönünden değerlendirdi.
Hollanda İstihbarat Servisi’nin (AIVD), Milli Görüş Teşkilatı hakkında; “aşırı şeriatçı terör örgütleri ile bunları finanse eden kişi ve kuruluşlarla yakın ilişkide olduğu” yönünde bir rapor hazırladığı öğrenildi. Özgürlük Partisi (PVV), Milli Görüş’ün Hollanda’da bir an önce yasaklanmasını, ülke genelindeki onlarca camisinin de kapatılmasını istedi.
‘Paralar AKP’ye’ Almanya’daki Deniz Feneri e.V. iddianamesinde YİMPAŞ Holding’in de halktan topladığı paraları AKP’ye aktardığı iddia ediliyor. Alman savcı, “YİMPAŞ Holding AŞ, dünyanın her tarafında şube, şirketler kurmuş ve binlerce yatırımcıdan paralar toplayarak zimmetine geçirmiş, Türkiye’de AKP gibi parti ve İslami örgütlerin finansmanında kullanmıştı” diyor.
Pakistan dünya ahret kardeşimiz bir ülke... Partileri var.. Meclisleri var.. Tepesinde Pervez Müşerref adında bir darbeci vardı... Pakistan’ın nesi yoktu?.. ‘Laiklik’ dendi mi Pakistan’ın o tarakta bezi yoktu... Pakistan’da seçim yapıldı...
Marksizmi moda olarak gören bir kesim, 1980 sonrası Turgut Özal’ı Atatürk’ten sonra gelen en büyük “devrimci” olarak görmüştü... Türkiye çoğulcu demokrasiye geçtikten sonra Marksizm en büyük düşmandı. 1960 yılında sosyalizme ilişkin kitaplar Türkçeye çevrilmeye başlandı. Ancak her çeviri kitap ağır cezalık oldu. 1960’tan 1971’e dek gençler, işçiler, öğretmenler, memurlar, aydınlar bu kitapları alıp okudu.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ı televizyonda esip gürlerken seyreden bir dost: - Bunun orucu, dedi, başına vurmuş... Öfke baldan tatlıdır... Ancak yaşanan olayın içeriğinde yalnız geçici bir öfke yok...